GÜZEL OLAN HERŞEY...
Yazar !
Bir Kızıl Elman Var mı?
Hayatta herkesin
farklı hedefleri var. Hepimiz için müşterek bir hedeften bahsedebilir miyiz? Hedef tespit ederken nasıl bir usûl takip etmeli ve hangi hassâsiyetlere sahip olmalıyız?
Genç nesillerin en büyük ideali, istikbâle hazırlanmaktır. Herkes istikbâle dâir, kendi iç dünyâsına göre birtakım hayallerin peşindedir. Meselâ; “Ben şu fakülteye gideceğim, şu mevkîye geleceğim.” gibi. Bu da gâyet tabiîdir. Lâkin kendi yapımıza göre hangi mesleği tercih edecek olursak olalım, o meslekte Allah rızâsının aranması zarûrîdir.
İstikbâldeki yeni hayatın meçhul günlerini ihsân edecek olan, Allah Teâlâ’dır. İstikbâl, başta Allâh’ın takdîrine, daha sonra da kulun istîdat, gayret ve niyetine göre tecellî eder. Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:
“Sen hiç buğday ektin de arpa bittiğini gördün mü?”
Her işte; kâbiliyet, hâlis niyet ve gayrete göre bir netice alınır. Bu âdeta şaşmaz bir tabiat kanunu gibidir. Gönüllerde Allah rızâsı olursa, hangi mevkîde, hangi meslekte, hangi şartlar altında olunursa olunsun, istikbâl parlak olur.
Bunun için hedefimizi;
“–Allâh’ın rızâsına ulaşmak, Peygamber Efendimiz’in sevdiği bir ümmet olmak için çalışacağım.
–Akabe’de, Hudeybiye’de, Bey’atü’r-Rıdvan’da, hayatının geri kalanını Allah ve Rasûlü’nün emrettiği şekilde geçirip karşılığında da cenneti alacağını bilerek bîat eden o sahâbe gibi olacağım.
–Maddî imkânları sıfırlansa bile îman gücüyle düşmana göğüs geren Çanakkale’deki o arslan yürekli neferin gönül dokusunu taşıyacağım.
–Dînime, vatanıma, milletime hizmetkâr olacağım. Bayrağımın şeref ve haysiyetini koruyacağım.” gibi millî ve mânevî duygular etrafında belirlemek îcâb eder. Bunlar, her mü’min için müşterek hedeflerdir.
Hayatta hedef belirlerken de en çok ihtiyaç hissedilen meselelere öncelik verilmelidir. Bu itibarla günümüzün en mühim ihtiyacı, iyi yetişmiş insana olan ihtiyaçtır. Günümüzde bilhassa yüksek idealleri hedefleyen genç nesillere milletimizin ve bütün insanlığın ihtiyacı had safhada bulunmaktadır.
Çünkü bugün insanlık, ahlâk ve insanî özellikler bakımından âdeta can çekişiyor. Çünkü bütün güzellikler, fazîletler, ulvî duygular şu veya bu şekilde nefsin süflî arzularının tasallutu altında.
Dolayısıyla bugün, yetişmiş ideal insan eğitiminin ve hizmetin ehemmiyeti çok daha büyük. Yani asıl hizmet, ruhlara ve gönüllere mâneviyat aşısı yaparak mânen boğulmak üzere olanlara can kurtaran simidi uzatmak.
Hazret-i Mevlânâ Mesnevî’sinde bir hikâye anlatır:
“Bir gece vaktiydi. Evimden dışarı çıktım. Kırlarda geziyordum. Bir adamcağızın elinde fenerle dolaştığını gördüm:
«–Bu gece karanlığında ne arıyorsun?» diye sordum. Adam:
«–İnsan arıyorum!» diye cevap verdi. Ona dedim ki:
«–Yazık! Boşuna yoruluyorsun... Ben yurdumu terk ettim de yine onu bulamadım. Git evine. Yat, rahatına bak. Nâfile arıyorsun, onu hiçbir yerde bulamayacaksın!»
Adamcağız acı acı baktı ve dedi ki:
«–Bulamayacağımı ben de biliyorum. Ama yine de hasretimi tatmin etmek için aramaktan zevk alıyorum!»”
İşte insanlar da darda kaldıkları, zorlandıkları ve içinden çıkamadıkları her işte bir kurtarıcı beklerler. Bunun içindir ki Ömer bin Abdülazizler dâimâ aranıyor, Fatihler dâimâ aranıyor. Çanakkale’nin, İstiklâl Harbi’nin o yiğit, o îmanlı erleri ve kumandanları dâimâ aranıyor.
Bu arayışlar, asıl ihtiyacın farkında olmak bakımından çok güzel. Ancak bütün bu arayışlar, ideal insanı yetiştirme gayretine dönüşürse, işte o an, aranan insanın bulunacağı andır. Gayretten uzak arayış ve bekleyişten ise hiçbir semere alınamaz. Çırpınmayan, tembel ve paslı yürekler hayat okyanusunun girdaplarında boğularak helâk olurlar.
Bir milletin istikbâlini görmek için, o milletin gençliğinin, enerjisini nerelerde tükettiğine bakmak yeterlidir. İdeal bir gençlik hedefliyorsak, dînî, mânevî ve millî duygular iklîminde bir eğitim ve terbiye şarttır.
Hayatta kendimize hedef tâyin ederken, evvelâ istîdâdımız ne yönde, kendimizi nasıl yetiştireceğiz, bunu bilip kâbiliyetimize göre kendimizi teksîf etmeliyiz. Ayrıca hedefimizi de zamanında belirlemeliyiz. Yaşlandıktan veya iş işten geçtikten sonra bir hedef belirlemenin çok bir faydası olmaz.
Fâtih Sultan Mehmed Han, henüz on dört yaşındadır. Hocası medreseyi gezerken bakar ki, Fâtih’in odasında gece yarısı ışık yanıyor. “Şehzâdem ne yapıyor, acaba?” merakıyla odaya girer. Bir sürü evrak görür masasının üstünde: İstanbul fetih planları, projeleri… Daha o yaştaki şehzâde:
“İstanbul’u nasıl fethederim, bu zamana kadar aşılamayan surların sırrı nedir, nasıl aşarım bunları?” sorularının cevaplarını aramakla meşgul.
Hedef nedir burada? Kuru bir cihangirlik dâvâsı mı? Elbette hayır! Hedef; “İstanbul, mutlaka fetholunacaktır.” nebevî müjdesinin akabinde gelen; “Onu fetheden kumandan, ne güzel bir kumandan, onu fetheden asker, ne güzel bir askerdir!” iltifâtına nâil olabilmek.
İşte bu bir hedefti, hem de ideal bir hedef. Onun için hedeflerimizi iyi belirlememiz ve ona kavuşmak için gayret etmemiz lâzım. Zîrâ bir şeye râm olmadan ona sâhip olunamaz. Bunun için şahsî kaygıları, nefsânî takıntıları, ten rahatını, fânî zevk u safâları bir kenara bırakarak diğergâmlığa ermemiz îcâb eder.
Mevlânâ’nın ifâdesiyle, berrak bir su bile hareketsiz ve sâbit bırakıldığında bir müddet sonra kokmaya başlar. Fakat hareket hâlinde olan, belli bir hedefe akış heyecanı içindeki bir akarsu, dâima berrak ve temizdir.
İşte herkesin, ulaşmak istediği ideal bir “Kızıl Elma”sı bulunmalı ve kalpler de dâimâ o yüksek hedefin heyecanı içinde çırpınmalıdır.
Ulubatlı Hasan ve arkadaşlarını Bizans surlarına çıkartan ruh nedir?: Yüce bir ideale ulaşma heyecanı. Surlara öyle bir aşk ile çıkışları var ki, çıkarken vecd içinde;
“Bugün şehîd olma sırası bize geldi!” diyorlar. Ne Rum ateşlerini görüyor gözleri ne de surların üzerinden boşalan ok yağmurunu. Tek hedef, Peygamber Efendimiz’in müjdesine nâil olabilmek.
Ulubatlı Hasan ve arkadaşlarının “kızıl elma”sı buydu. Peki bugünkü Hasanlarımızın, Alilerimizin, Fâtihlerimizin… bu vasıfta bir kızıl elması var mı?.. Bugün hedefler ve idealler ne kadar Hakk’ın rızâsına, ne kadar nefsâniyete endeksli?..
Eğer hedeflerin tespitinde ve gayretinde îman heyecanı devredeyse Cenâb-ı Hak muvaffakıyetler ve zaferler bahşediyor. Bir harpte, îman heyecanı varsa, hakîkî şehîdler veriliyorsa, yiğitler, cengâverler son gücüne kadar direniyorsa, sayıca az bile olsalar, zafer müyesser oluyor. Yok eğer korkaklar, ödlekler, molozlar ölüyorsa, o harp yerinde insan enkazından başka bir şey kalmıyor.
Onun için kalbî yapı çok mühim. Kalbî yapıda da Allah Rasûlü’ne muhabbet ve O’na itaat şart. O ideal insanı, kendi idealimiz yapmak zarûrî…
Bizim en büyük bahtiyarlığımız, önümüzde Peygamber Efendimiz gibi bir örnek şahsiyetin bulunmasıdır. Bunun için Rabbimize ne kadar şükretsek azdır. O’nun doğruluğunu, yüksek karakter ve şahsiyetini herkes tasdik hâlindeydi. Nitekim câhiliye toplumu, O Üsve-i Hasene’yi ideal aldı, O’nun izini tâkip etti ve neticede çukurdan zirveye yükselerek fazilet semâsının yıldızları hâline geldi.
Velhâsıl, istikbâli lutfedecek olan Cenâb-ı Hak’tır. Hakk’ın râzı olmadığı bir şekilde istikbâl kazanmaya çalışırsak, fânîlerin on tane diplomasını alsak bile, netice hüsrandır. Mühim olan, Allah rızâsının şehâdetnâmesini alabilmektir. Mânen de iyi yetişmiş, vicdan sahibi bir gönül insanı olabilmektir. Böyle olduğu takdirde hangi meslek ile iştigâl edilirse edilsin, Hakk’ın rızâsına yol bulunur.
Hastaları üzerine bir ibâdet heyecânıyla eğilen vicdanlı bir doktor, şifâ tevzî eder. Bunun aksine, kalbi mânevî hayata kapalı bir doktor, tıp bilgisini kullanarak zâlim bir kasap hâline gelebilir.
Bir işveren, emri altındakileri bir evlât ve kardeş gibi görürse, işinin bereketi artar, huzurlu bir hayatı olur. Bunun zıddına kalbi dünyaya esir olmuşsa, kul hakkı tanımayan, menfaatlerinin zebûnu olmuş bir zâlime döner.
Hukuk tahsili gören biri, vicdanı hak ve adâlet duygusundan mahrum ise zâlim bir cellât hâline gelebilir…
Velhâsıl tahsil, insanın gönül yapısına göre şekillenir. İlim, hüner, sanat; iki uçlu bir bıçak gibidir. Hayra da şerre de kullanılabilir. Bunun için ilmin irfâna dönüştürülmesi, akılla birlikte kalplerin de eğitilmesi şarttır. Bu vicdan eğitimi de Allah ve Rasûlü’ne itaatle başlar.
Bu yüzden evvelâ şahsî ve mânevî vasıflarımızı inkişâf ettirmemiz îcâb eder. İbâdetlerimiz, bizi duygu derinliğine götürmeli, hassas yürekli bir müslüman olmalıyız. Yaptığımız hizmetler, bize ulvî hisler kazandırmalı. Bunlar kalbimizin rakik bir hâle gelmesine, zarif bir müslüman olmaya götürmeli bizi. Elimizden, dilimizden bütün beşeriyetin faydalandığı bir insan olmaya götürmeli. Âdeta bir çeşme misâli cömert kılmalı gönüllerimizi. Bir çeşme, hiç akmayacağım der mi? Her gelen musluğu çevirir, o çeşme bütün canlılara suyunu ikrâm eder. Hedef, böyle deryâ gönüllü bir müslüman olabilmektir.
Yine hedef, bu cihânın bir imtihan dershânesi olduğunun idrâki içinde yaşayıp ilâhî azamet ve kudret akışlarına âşinâ olabilmektir. Rabbimizin kâinattaki varlıklarda sergilediği hikmetleri gönül gözüyle okuyabilmektir.
Meselâ, “Cenâb-ı Hak şu gülü niye yarattı?”
Cenâb-ı Hak, hiçbir şeyi hikmetsiz ve abes olarak yaratmadığı bildiriyor. O hâlde bir gülün bizlere verdiği mesajlar neler? Rabbimiz, yarattığı her varlıkla insanın gönül ufkunu açıyor. Sapındaki dikenlere katlanan bir gül gibi hayatın med-cezirlerine katlanmayı hedefimize koyuyor. Gülün hiç somurttuğu görülmüş mü? Dâimâ tebessüm hâlinde… Hep bir güzelliği, bir cömertliği temsil ve telkin ediyor. Latîf kokusunu, rengini, ahengini, zarâfetini ikrâm ediyor... İşte bir mü’minin gönlü de böyle olacak. İslâm’ın zarâfetini, güzelliğini ve güleryüzünü her hâlükârda ikrâm edecek.
Rabbimiz hepimizi rızâsına muvâfık ideallerin insanı eylesin! Fânî hayatın basit oyuncaklarına aldanarak nefsânî bir su birikintisinde boğulmaktan cümlemizi muhâfaza buyursun! Hepimizi insanlığa huzur ve rahmet tevzî eden deryâ gönüllü mü’minlerden eylesin!
Âmîn!
(yok)
Yorum yaz!
Baglanti
Son Nefes -1-
Cenâb-ı Hak, bekâ sıfatını bu âlemde yalnız kendisine tahsis buyurmuştur.
Onun için onun yüce zâtından başka her varlık fânîdir. Nitekim âyet-i kerîmede:
“Yeryüzünde bulunan her şey fânîdir...” (er-Rahmân, 26) buyurulmuştur.
Bunun tecellîsi de:
“Her can, ölümü tadacaktır.” (el-Enbiyâ, 35) beyânı üzere ölüm iledir.
Bu itibarla bilhassa insanın her dâim bu gerçeği tefekkür ile yaşaması zarûrîdir. Bunun için bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur:
“Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de: İşte (ey insan) bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir, denir.” (Kâf, 19)
İnsan ki, bu fânî dünyâya bir imtihan için gönderilmiştir. Dolayısıyla onun en büyük gâyesi, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazanıp Dâru’s-selâm’a, yâni selâm ve saâdet evi olan cennete nâil olmaya çalışmak olmalıdır. Bunun da yolu:
“O gün ne mal fayda verir, ne evlâd!.. Ancak kalb-i selîm ile gelenler müstesnâ!..” (eş-Şuarâ, 88-89) hakîkatinin muhtevâsına girebilmektir.
Bu da, nefs terbiyesi ile mümkündür. Nefs terbiyesinin özü de, Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e tam teslimiyet, bağlılık ve itâattir. Yâni yirmi üç senelik nebevî hayattan, daha doğrusu Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in gönül iklîminden hisse alabilmektir. Zîrâ Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’i Cebrâil -aleyhisselâm- vâsıtasıyla Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in kalbine indirmiştir. Dolayısıyla Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in bütün ibâdet, söz, davranış ve muâmelâtı, Kur’ân-ı Kerîm’in tefsiri mâhiyetindedir. Bu hakîkatler çerçevesinde Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in kalb âleminden lâyıkıyla nasip almak için, onu candan, maldan, ehl ü ıyâlden ve sâir her şeyden daha çok sevmek şarttır. Bu muhabbet kulu, Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetiyle yoğurur. Yâni ona muhabbet, Allâh’a muhabbet, Allâh’a muhabbet de ona muhabbettir. İşte vuslat için gönlün, bu kıvâma ulaşması zarûrîdir.
Bütün bunlar, son nefese hazırlığın en güzel adımlarıdır. Nasıl ki bardağa düşen son damla, önceki damlalara göre iş görüp bardağın taşmasına sebep oluyorsa, daha önceki nefeslerimiz de böyledir. Yâni son nefesimiz, evvelki nefeslerimize göre bir netice hâsıl eder. Onun için, son nefese hazırlık, şu an aldığımız nefesleri nasıl kullandığımıza bağlıdır. Ömrünü Allâh ve Rasûlullâh aşkı ile geçiren ve bu istikamette amel-i sâlihlerle süsleyen has kullar, son demlerinde kelime-i şehâdet ile huzûr içerisinde göçerler. Yâni Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in şu müjdesine nâil olurlar:
“Bir kimse son nefeste (hâlisan) kelime-i tevhîd getirirse, cennete girer...” (Hâkim, Müstedrek, I, 503)
Yâni bir ömür kelime-i tevhîd ikliminde yaşayanlar, son demde onunla Hakk’a yolculuk ederler. Çünkü onlar, vakitlice kelime-i tevhîddeki «lâ» ile bütün fânî, izâfî ve nefsânî takıntıları ve putları gönülden silip atmışlar ve «illâ» ile kalbe yalnız Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetini doldurmuşlardır.
Bilmelidir ki şu kâinât, kudret eliyle kurulmuş, binbir nakışla tezyîn edilmiş fânî bir ikâmetgâhtır. Kâinatta hiçbir şey gâyesiz yaratılmamıştır. İnsanoğlu için dünya hayatının gâyesi, âhiret saâdetini elde edebilmektir. Bu sebeple Rabbimiz, biz kullarını şöyle îkaz buyuruyor:
“Ey îmân edenler! Allâh’a karşı, O’nun azamet-i ilâhiyyesine göre takvâ üzere olun ve ancak müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102)
Her hayat sâhibinin başından mutlakâ geçecek olan ölüm, fânî hayâta büyük vedâ ânı ve her canlının şahsına münhasır yaşayacağı husûsî bir kıyâmettir.
Şunu unutmamalıdır ki, insanoğlu aslında her gece ve gündüz, farkında olarak veya olmaksızın, sayısız ölüm sebepleri ile karşı karşıyadır. Ölüm, insanı her an pusuda beklemektedir. Hazret-i Mevlânâ Mesnevî’sinde şöyle buyurur:
“Aslında her an, canının bir cüz’ü ölüm hâlindedir. Her an, can verme zamanıdır ve her an, ömrün tükenmektedir.”
Gerçekten hergün şu fânî hayattan bir gün daha uzaklaşırken kabre bir adım daha yaklaşmıyor muyuz? Hergün ömür takvimimizden bir sayfa kopmakta değil midir?
Hayatın sel misâli akışı karşısında insanın gâfil olmaması için yine Hazret-i Mevlânâ şu îkâzda bulunur:
“Ey insan! Aynadaki son nakşa bak! Bir güzelin ihtiyarlığındaki hâlini ve bir binânın günün birinde harâbe hâline geleceğini düşün de aynadaki yalana aldanma!..”
Son nefesimiz, binbir hikmet çerçevesinde bir sırr-ı ilâhîdir. Yâni istikbâlimize dâir bildiğimiz en kat’î gerçek olan ölüm vâkıasının, ne zaman gerçekleşeceği ilâhî takdîre bağlıdır. Hakîkaten insanoğlu ömrü boyunca sayısız kere ölümle yüzyüze gelmektedir. Yaşanan hastalıklar, beklenmeyen sürprizler, meydana gelen felâketler, hayatta her an mevcud olan, fakat insanın gaflet ve acziyeti sebebiyle çoğu kez habersiz olduğu nice hayatî tehlikeler, ölümle insan arasında ne ince bir perde bulunduğunu göstermiyor mu? O hâlde insanoğlu yukarıdaki âyet-i kerîmelerin muhtevâsına hergün sayısız defa dâhil olmakta ve bir bakıma âhirette verilmeyecek olan mühlet ve fırsatı, bu dünyâda tekrar tekrar almış olmaktadır. Buna rağmen insan, büyük bir teyakkuz içinde bulunması gerekirken, maalesef binbir gaflet içinde ömür takviminden yaprakların birer-ikişer düşüşünü, ekseriyetle hissiz bir şekilde seyrediyor. Tıpkı kayalar üzerinden boşa akıp giden yağmur damlaları gibi...
Aslında bizler, doğduğumuz günden beri her gün bir parça ölüyoruz, farkında olmadan her gün ölüme doğru yol almaktayız. Zaman şeridinden düşen her ânın bizi hakîkat sabahına yaklaştırmasını, âyet-i kerîme ne güzel ifâde eder:
“Kime uzun ömür verirsek, biz onun yaratılışını (gençliğini ve güzelliğini) bozar, beli bükük hâle getiririz. O kimseler bunu idrâk etmez mi? (Yolculuk ne tarafa?)” (Yâsîn, 68)
Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’den önce yaşayıp da onun geleceğini haber veren Kus bin Sâide adlı sâlih kul, âdeta yukarıdaki âyet-i kerîmeyi îzâh sadedinde Ukaz Panayırı’nda yaptığı bir konuşmasında insana âid kudret akışlarını, bu fânî hayâtın mâcerâ ve manzarasını ne güzel sergiler:
“Ey insanlar!
Geliniz, dinleyiniz, belleyiniz ve ibret alınız!
Yaşayan ölür, ölen fenâ bulur. Yağmur yağar, otlar biter. Çocuklar doğar ve anaların, babaların yerlerini alır. Sonra hepsi de mahvolur gider. Vukûâtın ardı arkası kesilmez. Hepsi birbirini takip eder...”
Hepimiz, Hakk’ın bize verdiği sayılı nefesleri harcayarak, son nefesi verdiğimiz gün dünyâ ve içindeki bütün bağlantılarımızla ya vedâlaşarak ya da vedâlaşamadan ölümle buluşacağız. Fakat âşık-ı sâdıklar için bu buluşma, belki de ölüm değil, bir diriliş olacaktır. Bir şeb-i arûs olarak tahakkuk edecektir. Onun için:
“Ölmeden evvel ölünüz.” sırrına ermek gerekir.
Bu sırrı Hazret-i Mevlânâ şöyle ifâdelendirir:
“Dirilmek için ölünüz!..”
Nitekim Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın buyurduğu gibi:
“İnsanlar uykudadır. Ölümle uyanırlar...”
Bu itibarla nefsanî duygularımıza ve dünyevî isteklerimize mağlup olmayıp, asıl yaşayışın, hayvanî rûhla değil, bize Cenâb-ı Hak tarafından üfürülen ilâhî rûh ile olduğunu bilmelidir.
Dolayısıyla en fecî ölüm, Hak’tan gâfil olmak, onun rızâsını kaybetmektir... Onun için bir mü’min, nasıl yaşayıp nasıl ölmesi îcâb ettiğini idrâk etmeli ve îmândan ihsâna ulaşabilmenin eğitimini yapmalıdır. Zîrâ peygamberlerin dışında hiç kimsenin ne hâl üzere öleceği ve ne şekilde dirileceği hususunda bir teminâtı bulunmamaktadır. Hâl böyleyken, Yusuf -aleyhisselâm-’ın Cenâb-ı Hakk’a:
“…Yâ Rabbî! Benim canımı Müslüman olarak al ve beni sâlihler zümresine ilhâk eyle.” (Yûsuf, 101) diye ilticâ etmesi, bizler için pek derin bir mânâ taşımaktadır.
Bu bakımdan her kul, havf ve recâ yâni korku ve ümid duyguları arasında bir kalbî kıvâma sâhip olmak mecbûriyetindedir. Dolayısıyla bu hâlet-i rûhiyenin sağlayacağı teyakkuz ve rikkat-i kalbiye ile, ömrünü dâimâ, son nefesini îmân ile verebilme endişesi ile geçirmelidir.
Âhiretteki hâlimizin ne olacağına dâir ilk ve net işâret, son nefesteki hâlimizde ortaya çıkmaktadır. Son nefesinde ebedî kurtuluşa erme mücâdelesi veren îmân kahramanları ve nâil oldukları mükâfâtlar, hidâyet rehberimiz olan Kur’ân-ı Kerîm’de bizlere birer ibret levhası hâlinde sergilenmektedir:
Nitekim Firavun’un sihirbazları, Hazret-i Mûsâ’nın gösterdiği açık bir mûcize karşısında:
“–Âlemlerin Rabb’ine, Mûsâ ve Hârûn’un Rabb’ine îmân ettik!” diyerek derhal secdeye kapanmış, îmân nîmetiyle şereflenmişlerdi.
Lâkin ahmak Firavun, öfkelenmiş ve sâhip olduğu saltanat ve gücüyle sanki vicdanlara da hükmedebilirmiş gibi onları tehdîd etmişti:
“–Ben size izin vermeden ona îmân ettiniz ha! Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim, hepinizi astıracağım!..” demişti.
Sihirbazlar ise büyük bir îmân vecdi içinde:
“–Senin zulmün bize bir zarar veremez! Senin zarârın dünyâya âiddir. Âhiret saâdeti ise, ebedîdir!” diyerek îmân celâdetiyle tavır koymuşlardı.
Ne ibretlidir ki bu çetin zulüm karşısında bile onlar, zulümden kurtulabilme derdine değil, son nefeste bir îmân zaafı göstermeksizin müslüman olarak can verebilmenin endişesine düşerek Cenâb-ı Hakk’a şöyle ilticâ ettiler:
“...Rabbimiz! Bize bol bol sabır ver ve müslüman olarak canımızı al!” (el-A’raf, 126)
Nihâyet nâil oldukları hidâyetin bedelini, kol ve bacaklarının çapraz kesilmesi şeklinde ödeyerek şehîd ve velî olma şerefiyle Cenâb-ı Hakk’a kavuştular.
Zâlimler, Ashâb-ı Uhdûd’u, Allâh’a îmân etmelerini suç sayarak, içi ateş dolu hendeklere atıyorlardı. O sâdık mü’minler ise, bu zulme rağmen inançlarından vazgeçmediler ve dâvâları uğruna korkusuzca ölüme giderek îmânlarının bedelini Hak Teâlâ’ya vecd ile ödediler. Zîrâ Allâh’tan hakkıyla korkanlar, başka hiçbir şey karşısında korku duymazlar.
Ashâb-ı Karye’den Habîb-i Neccâr, îmânı ve irşâdı dolayısıyla taşlanarak katledilmişti. Fakat bu dünyâya âit pancurların kapandığı son nefesinde, gideceği âleme âit pencereler açılıp nâil olacağı ilâhî lutuflar kendisine gösterilince o, kavminin gafletine acıyarak:
“...Keşke kavmim bunu bilseydi!..”
(Yâsîn, 26) dedi. Zîrâ kendisine, fânî âlemdeki taşlanmasının karşılığında sonsuz bir saâdet bahşedilmişti.
Yine Îsevîliğin ilk yayıldığı dönemlerde Romalılar, Yunanlılar ve putperestlerle birleşip o günkü ehl-i îmânı arenalarda arslanlara parçalatıyorlardı. O mü’minlerse, arslanların dişleri arasında hayatta kalma değil, bilâkis îmânlarını kurtarma mücâdelesi veriyorlardı. Onlar bu ağır zulme sabredip Allâh indindeki yüce mükâfâtı tercîh etmişlerdi...
Hiç şüphesiz bu güzel hâller, bir ömür Allâh ile beraber olma şuurunda yaşayabilmenin lutufkâr neticesidir. Bu bakımdan Allâh ile beraber olabilmek, kulluğun en yüce bir zirvesi ve zarûretidir.
Rivâyete nazaran bir vâiz kürsüde kıyamet ahvâlini anlatmaktaydı. Cemaatin arasında Şeyh Şiblî Hazretleri de vardı. Vâiz, sohbetinin sonuna doğru Cenâb-ı Hakk’ın kabirde soracağı suallerden bahisle:
“İlmini nerede kullandın, sorulacak! Malını mülkünü nerede harcadın, sorulacak! İbâdetlerin ne durumda, sorulacak! Haram-helâle dikkat ettin mi, sorulacak!.. Bunlar sorulacak; şunlar da sorulacak!..” diye uzun uzadıya birçok husus saydı.
Bu kadar teferruata rağmen meselenin özüne dikkatin çekilmemesi üzerine Şiblî Hazretleri, vâize seslendi:
“Ey vâiz efendi! Allâh Teâlâ o kadar çok suâl sormaz. O sorar ki: Ey kulum! Ben seninleydim, sen kiminleydin!”
O hâlde en büyük düstur, Hak ile olabilmek ve nefesleri zâyî etmemek. Şu kelâm-ı kibârda bu hâl ne güzel ifade edilmiştir:
Zâyî olmuş, anladık;
Sensiz geçen sâatimiz...
Bu düstura davet sadedinde Rasûlullah -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ-’nın iki omuzunu tutmuş ve şöyle buyurmuştur:
“Dünyada sanki bir garip veya bir yolcu gibi ol!..”
Bu hissiyatla İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- da, sohbetlerinde daima şu nasihatte bulunurdu:
“Akşama ulaştığında sabahı gözetme, sabaha kavuştuğunda da akşamı bekleme. Sağlıklı anlarında hastalık zamanın için, hayatın boyunca da ölümün için tedbir al.” (Buhârî, Rikak 3)
Hayatın bir yaz yağmuru gibi akışını ifade eden bu cümleler, bizi gerçek hayata istikametlendirmektedir. Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, bunu bir duâsında şöyle ifade buyurur:
“Allâh’ım! Gerçek hayat sadece âhiret hayatıdır.” (Buhârî, Rikak 1)
Bu sırrı en güzel bir şekilde idrâk eden ashâb-ı kirâmın hayatı, sayısız fazîlet, hikmet ve ibretlerle doludur:
Müşriklere esir düşüp öldürülmek üzere bulunan Hubeyb’in şehîd edilmeden evvel bir tek arzusu, “Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-’e muhabbet dolu bir selâm gönderebilmek”ti... Gözlerini mahzun bir şekilde semâya kaldırdı ve:
“–Allâhım! Burada selâmımı Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’e ulaştıracak kimse yok. O’na selâmımı Sen ulaştır!..” diye ilticâ etti.
O sırada ashâbıy
“Onun üzerine de selâm olsun!” mânâsında: “ve aleyhisselâm” buyurdular.
Bunu duyan ashâb-ı kirâm hayretle:
“–Yâ Rasûlallâh! Kimin selâmına karşılık verdiniz?” diye sorunca:
“–Kardeşiniz Hubeyb’in selâmına.” buyurdu.1
Ayrıca Peygamber Efendimiz -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, Hazret-i Hubeyb’i «şehidlerin ulusu» diye tavsif etmiş ve:
“O, cennette benim komşumdur!” buyurmuştur.
Bu aşk ve şevke bir başka misâl:
Uhud Harbi nihâyetinde Peygamber Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-, şehid ve yaralıların kontrol edilmesini emir buyurmuşlardı. Husûsiyle âkıbetini merâk ettiği bir sahâbî vardı: “Sa’d bin Rebî -radıyallâhu anh-.”
Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-, onu bulup ne durumda olduğunu öğrenmesi için ashâbından birini harb meydanına gönderdi. Sahâbî, Sa’d -radıyallâhu anh-’ı ne kadar aradıysa da bulamadı, ne kadar seslendiyse de cevap alamadı. Nihâyet son bir ümidle:
“–Ey Sa’d! Beni Rasûlullâh gönderdi. Allâh Rasûlü, senin diriler arasında mı, yoksa şehidler arasında mı bulunduğunu kendisine haber vermemi emretti.” diye yaralı ve şehidlerin bulunduğu tarafa doğru seslendi.
O sırada son anlarını yaşayan ve cevap verecek mecâli kalmamış olan Sa’d -radıyallâhu anh-, kendisini Allâh Rasûlü’nün merak ettiği haberini duyunca bütün gücünü toplayarak cılız bir inilti hâlinde:
“–Ben, artık ölüler arasındayım!” diyebildi.
Belli ki artık öteleri seyrediyordu...
Sahâbî, Sa’d -radıyallâhu anh-’ın yanına koştu. Onu, vücûdu kılıç darbeleriyle delik-deşik olmuş, âdetâ kalbura dönmüş bir vaziyette gördü. Ve ondan ancak kısık bir sesle, fısıltı hâlinde şu müthiş sözleri işitti:
“–Vallâhi, gözleriniz kımıldadığı müddetçe, Peygamber Efendimizi düşmanlardan korumaz da, O’na bir musîbet erişmesine fırsat verirseniz, sizin için Allâh katında ileri sürülebilecek hiçbir mâzeret yoktur!”2
Sa’d bin Rebî -radıyallâhu anh-’ın, ümmete âdetâ bir vasiyet mâhiyetindeki bu sözleri, aynı zamanda fânî hayâta vedâ sözleri oldu.
Hazret-i Huzeyfe’nin anlattığı şu hâdise de, ashâbın son nefeste bile sergilediği ulvî ahlâk ve fazîleti aksettirmesi bakımından ne kadar câlib-i dikkattir:
Yermuk Muhârebesi’nde idik. Çarpışmanın şiddeti geçmiş, ok ve mızrak darbeleri ile yaralanan Müslümanlar, düştükleri sıcak kumların üzerinde can vermeye başlamışlardı. Bu arada ben de bin bir güçlükle kendimi toparlayarak, amcamın oğlunu aramaya başladım. Son anlarını yaşayan yaralıların arasında biraz dolaştıktan sonra, nihâyet aradığımı buldum. Fakat ne çâre, bir kan gölü içinde yatan amcamın oğlu, göz işâretleriyle dahî zor konuşabiliyordu. Daha evvel hazırladığım su kırbasını göstererek:
“–Su istiyor musun?” dedim.
Belli ki istiyordu, çünkü dudakları harâretten âdetâ kavrulmuştu. Fakat cevap verecek mecâli yoktu. Sanki göz işâreti ile de muzdarip hâlini îmâ ediyordu.
Ben kırbanın ağzını açtım, suyu kendisine doğru uzatırken biraz ötedeki yaralıların arasından İkrime’nin sesi duyuldu:
“–Su! Su!.. Ne olur bir tek damla olsun su!..”
Amcamın oğlu Hâris, bu feryâdı duyar duymaz, kendisinden vazgeçerek göz ve kaş işâretiyle suyu hemen İkrime’ye götürmemi istedi.
Kızgın kumların üzerinde yatan şehidlerin aralarından koşa koşa İkrime’ye yetiştim ve hemen kırbamı kendisine uzattım. İkrime elini kırbaya uzatırken Iyaş’ın iniltisi duyuldu:
“–Ne olur bir damla su verin! Allâh rızâsı için bir damla su!..”
Bu feryâdı duyan İkrime, elini hemen geri çekerek suyu Iyaş’a götürmemi işâret etti. Hâris gibi o da içmedi.
Ben kırbayı alarak şehidlerin arasında dolaşa dolaşa Iyaş’a yetiştiğim zaman kendisinin son sözlerini işitiyordum. Diyordu ki:
“–İlâhî! Îmân dâvâsı uğruna canımızı fedâ etmekten asla çekinmedik. Artık bizden şehâdet rütbesini esirgeme. Hatâlarımızı affeyle!”
Belli ki, Iyaş artık şehâdet şerbetini içiyordu. Benim getirdiğim suyu gördü, fakat vakit kalmamıştı... Başladığı kelime-i şehâdeti ancak bitirebildi.
Derhal geri döndüm, koşa koşa İkrime’nin yanına geldim; kırbayı uzatırken bir de ne göreyim; İkrime de şehid olmuş!
Bâri amcamın oğlu Hâris’e yetişeyim dedim.
Koşa koşa ona geldim. Ne çâre ki, o da ateş gibi kumların üzerinde kavrula kavrula rûhunu teslîm eylemişti... Ne yazık ki kırba, dolu olarak üç şehidin ortasında kaldı.3
Huzeyfe -radıyallâhu anh- o andaki hâlet-i rûhiyesini şöyle anlatır:
“–Hayatımda birçok hâdiseyle karşılaştım. Fakat hiçbiri beni bu kadar duygulandırıp heyecanlandırmadı. Aralarında akrabalık gibi bir bağ bulunmadığı hâlde, bunların birbirlerine karşı bu derecedeki diğergâm, fedâkâr ve şefkatli hâlleri, yâni son nefeslerini de hayatlarındaki gibi fazîlet içerisinde vermeleri ve «ancak müslüman olarak ölünüz» âyet-i kerîmesinin şuuru ile hayâta vedâ edebilmeleri, gıpta ile seyredip hayran olduğum en büyük îmân celâdeti olarak hâfızamda derin izler bıraktı...”
Cenâb-ı Hak, cümlemizin son nefeslerini hüsn-i hâtime ile neticelendirsin. Bu fânî dünyâdaki son nefesimizi, ebedî vuslatımızın ilk nefesi eylesin!..
Âmîn!..
Salı, Kasım 25, 2008 | Kategori:SIIRLER-YAZILAR
| (yok)
Yorum yaz!
Baglanti
KURT VE LAMBA
“Evimizin bitişiğinde ufak bir ağılımız vardı.Bir kış, baktık ki arada bir hayvan eksiliyor.Bir,iki ,üç.Bunun üzerine babam,durumu anlamak için geceleri ağılda beklemeye karar verdi.Bir gece,elinde petrol lambası,bir elinde de bir sopa, beklerken,ağılın giriş yerinden içeriye bir kurdun daldığını görür.
Babam , kurtla çarpışmasını şöyle anlattı:Kurt ,benim elimde lambayı görünce,üstüme atılıp beni parçalamaya girişmedi.o,bütün gücüyle lambayı söndürmeye çalışıyordu.Ben bir elimle lambayı onun üfürerek söndürmesinden kurtarmak için mümkün mertebe uzakta tutuyor, öte taraftan sopayla onu dövmeye çalışıyordum.Kurtsa,tıpkı insan gibi, durmadan ağzını uzatarak lambayı söndürmeye çalışıyordu.
Kurt düşünüyordu ki ,lamba dedemin elinde oldukça dedem olanca gücünü kullanabilecektir.
Fakat bir kere lambayı söndürmeyi başarırsa dedem etrafını,yanını yöresini göremiyecek,karanlığa alışık gözlerinin üstünlüğüyle kurt hasmını kolaylıkla altedecektir.
Müslüman,elinde bir lamba bulunan bir ev sahibidir.
Müslüman’ın lambası ,Kuran ve İslam’dır.
Onun için batılılar ve Marksistler bütün güçleriyle İslam’ı söndürmeğe çalışıyorlar.İçten ve dıştan bütün kuvvetleri bu hedef için seferber olmuştur.Biz de elimizdeki sopayla bir taraftan kendimizi korurken ondan daha büyük gayretle elimizdeki ilahi ışığı, sır lambasını söndürmemeğe çalışmakla kurtuluş umudumuzu koruya biliceğiz.unutmayalım ki kurdun gözleri karanlığa alışıktır.Ama biz, barbar Avrupa önünde medeni İslam insanları ışığı kaybedersek yolumuzu kaybettik ve umudu da kaybettik demektir.
Ne mutlu kurdun tıpkı insan gibi söndürmek için üfürüşünden lambasını koruya bilenlere.”
(Sezai Karakoç/Kıyamet Aşısı)
Salı, Kasım 25, 2008 | Kategori:SIIRLER-YAZILAR
| (yok)
Yorum yaz!
Baglanti
İlk İmam Hatip Lisesi mezunları İstanbul’da bir araya geldi... Menderes’in Göz Yaşları
ÖNDER (İmam Hatip Liseleri Mezunları ve Mensupları Derneği) geçtiğimiz ay kuruluşunun 50. yılını iki gün süren etkinliklerle kutladı. Bu kutlamalar çerçevesinde yapılan etkinliklerden birisi de, İmam Hatip Liselerinin ilk mezunlarının bir araya geldiği toplantıydı. ÖNDER'in gayretleriyle imkanlar dahilinde, ilk mezunlarla birlikte bu okulların yapılmasına, yaşatılmasına katkısı olanlar yanında, Ensar Vakfı, İlim Yayma Cemiyeti, İlim Yayma Vakfı eski yönetici ve yönetim kurulu üyelerinin bir araya geldiği toplantı İstanbul İmam Hatip Lisesi'nde yapıldı.
İlk İmam Hatip Lisesi mezunlarının bir araya gelmesi ve hasret gidermeleri görülmeye değerdi. İlk mezunlar bir taraftan uzun yıllar sonra yeniden bir araya gelmenin sevincini yaşadılar, diğer taraftan da, o döneme ait sundukları zengin hatıralarla katılımcılara duygulu anlar yaşattılar. İlk mezunlardan konuşma yapanların hemen hemen hepsi, o dönemde bu okulların açılması için büyük emekleri geçen Celaleddin Öktem, o dönemin Başbakanı Adnan Menderes ve Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri'yi rahmetle yadettiler.
İlk mezunların anlattığı hatıralardan ikisini ilginizi çekeceği ümidiyle sizlerle paylaşıyoruz.
Prof. Dr. Cevat Akşit:
Başbakanlığa gece
yarısı gidebildik
Yüksek İslam Estitüsü açılma çalışmalarının yapıldığı günlerle ilgili bir hatıramı anlatmak istiyorum. Bazı gerçekler bilinsin diye anlatıyorum bunları. Hiç yorum yapmıyorum. Yorumu tarihçilere bırakıyorum. Benim amcam Demokrat Parti Grup Başkan Vekiliydi. Yüksek İslam Enstitüsü'nün açılması için Türkiye genelinden bütün dernek üyeleri, İmam Hatip mensupları Ankara'da toplanıp girişimlerde bulunmak istedik. İstanbul'dan da İhsan Bey ve beni aldılar. İhsan Bey meşhur vaiz. Eskiden beri çok güzel konuşurdu, o zaman talebeyken de vaizdi. Beni de amcam grup başkan vekili olduğu için Adnan Menderes'ten randevu almamız kolay olur diye seçtiler. Oysa ben sınıfın en küçüğüydüm. Hakikaten amcama söyledim randevuyu aldı. O zaman 1957 yılıydı. İhtilalin ayak sesleri duyuluyor. Çok sıkıntılı bir dönemden geçiliyordu. Adnan Menderes hiçbir heyeti kabul etmiyordu. Durumu çok sıkışıktı. Amcama 'İmam Hatip Okuluna hayır diyemem' demiş. “Ama gece gelsinler. Toplu girmesinler, ayrı ayrı kapılardan girsinler. Ben tembih edeceğim. Kapıdan birer ikişer alacaklar.” demiş.
Biz gündüz Cumhurbaşkanlığı Köşküne çıktık. Celal Bayar İran'a gitmiş. Ama bizi içeri aldılar, yemek falan yedik. Sonra Meclis Başkanı Refik Koraltan'la görüşmeye gittik. Kucağında bir köpekle oturuyordu. Köpek onu yalıyor o da onu öpüyordu. Ben kucağında köpekle oturan adam nasıl bu okulu açar diye aklımdan geçirdim. Ama yine de iyi şeyler söyledi. 'Bu okulları açacağız' dedi.
Sonra akşam saat 10'dan sonra başbakanlığa geldik. Menderes'in tarif ettiği gibi ayrı ayrı kapılardan birer ikişer içeriye aldılar. Bakanlar kurulu toplantı salonunda uzun bir masa vardı. Baktım Menderes için masanın baş tarafında bir yer ayrılmış. Ben de onu iyi göreyim diye tam karşısına gelecek şekilde oturdum.
Gittiğimiz grupta tam ters partiden adamlar da vardı ve giderken Menderes'in aleyhinden bile konuştular. 'Bizi rey için kabul ediyor' diyenler bile oldu. Sözcümüz bile Menderes'e çok karşı birisiydi.
Adnan Menderes geldi ve özel personele 'siz çıkın oğlum' dedi. Anahtarı aldı ve kapıyı içerden kilitledi. Herkes ayağa kalktı. Nazik bir şekilde “Oturun oturun” dedi. Çok kibar bir adamdı. Sözcümüz ayağa kalktı ve niye geldiğimizi anlatmak için birkaç kelime söyledi. Menderes kibar bir şekilde “oturun oturun” dedi ve konuşmaya başladı. Öyle bir konuştu ki hala unutamıyorum.
“– Bu memlekette iman, ahlak, İslam olmazsa biz ayakta duramayız. Bizim milletimizin mayası ahlaktır, imandır, islamdır. Eğer biz bugün ayaktaysak, ak sakallı bir dedenin kucağında büyüdüğümüz için ayaktayız. Eğitim-öğretim sahasında din konusuna önem veremiyoruz. Bunu laikliğe aykırı sayıyorlar. Arkadaşlarım beni yalnız bırakıyorlar.” dedi ve ağlamaya başladı. Tabi bu kadar basit değil, çok güzel konuştu. Bu arada üniversitelerdeki masonik, solcu faaliyetlerden ayrıntılarıyla bahsetti.
“– Yalnızım, benim müsteşarım bile meşrıkı a'zam. Burnumun dibine bile böyle adamlar koydular. Yalnızım ama, hayatım pahasına bile olsa İmam Hatip okullarının yüksek kısmını açacağım.” dedi. Bir taraftan da sürekli ağlıyordu. O bizimle gelen ters düşüncedeki arkadaşlar bile ağlıyorlardı. Hem ağladı hem de hepimizi ağlattı.
O sene Yüksek İslam Enstitüsü'nü açamadı. Yalnızım diyordu ya, bakanları bile karşı çıktı açamadı. Başbakana rağmen açtırmadılar. Ertesi sene Milli Eğitim Bakanını görevden aldı, devlet bakanı yaptı. Rahmetli Tevfik İleri'yi vekaleten Milli Eğitim Bakanlığına getirdi ve o yıl açmak nasip oldu.
* * *
Yüksek İslam Enstitüsü'nün ilk açılışında ben de oradaydım. Rahmetli Tevfik İleri konuşma yaptı, ben en ön sıradaydım. Yanlış hatırlamıyorsam 59 öğrenciyle açılış yapılıyordu. Yanımda Mehmet Ali Sarı vardı.
Rahmetli Yusuf Türel ağabeyimiz Tevfik İleri'ye yüklendi.
“– Neden 59 kişiyle açıyorsunuz. Neden 600 kişi değil? Size her türlü imkanı sunmaya hazırız. Bina, maddi imkanlar herşeyi biz karşılarız. Gerekirse hocaların parasını da biz veririz. Neden 59 kişi?” diye yüklendi. Ben hemen İleri'nin önündeydim.
“– Üstümüze gelmeyin, buna razı olun, bunu nasıl açtığımızı siz bilmezsiniz” dedi ve ağladı. Akan gözyaşlarını hepimiz gördük.
Allah hepisine rahmet eylesin.”
Prof. Dr. Hayrettin Karaman: Ben bırakmadım, onlar bıraktılar!
Burada her birimizin anlatmak istediğimizde binlerce sayfa tutan hatıralarımız var. Bunların hepsine girecek değilim. Ama şahsen çok etkilendiğim bir olayı sizlere aktarmak isterim. Doğrudan benim yaşadığım bir olay değil. Başkasının bana naklettiği bir hatırayı anlatacağım sizlere.
Hatırayı bana rahmetli Yaşar Tunagür Hoca aktardı. Kendisi Hüsrev Efendinin talebelerinden birisi. Abdülhalim Akkul, Mahmut Bayram Hoca gibi 15 – 20 tane talebeyi Hüsrev Hoca toparlamış ve bunlara önceleri Fatih civarında bir yerde ders okutmuş. Onların içerisinde kolejlerde okuyanlar varmış. Hocaefendi onlara önce temel islami ilimleri okutmuş. Uzun yıllar buna devam etmiş. Sonra hocaefendi rahatsızlanmış ve nefes darlığı, astım, kalp gibi hastalıkları ortaya çıkmış. Kendisi karşıda Çengelköy'de otururmuş. Tabii rahatsızlandığı için derslere gelip gidemez olmuş. Bunun üzerine talebeleri haftanın belirli günleri toplanıp ona ders okumaya gitmişler. Hocanın rahatsızlığı zaman içerisinde ilerlediği için bir süre sonra nefesi yetmemeye başlamış. Önce bir satır okuyor, sonra nefes alıyor, tekrar okuyor, dinleniyor. Bayağı eziyet çeker bir hale gelmiş. Öğrenciler kendi aralarında konuşmuşlar. 'Biz yıllarca okuduk. Artık kendi kendimize yetecek hale geldik. Hocamıza teşekür edelim ve artık daha fazla yormayalım' demişler. Hocaefendiye de bunu ifade etmişler.
Hocaefendi kıbleye dönmüş ellerini semaya kaldırmış:
“Ya Rabbi! Şahitsin. Ben bırakmadım, onlar bıraktılar!” demiş.
(yok)
Yorum yaz!
Baglanti
Salı, Kasım 4, 2008 | Kategori:VIDEOLAR
| (yok)
Yorum yaz!
Baglanti
<<Önceki Sayfa |1/13|
Son Yorumlar
süper